|
S ü L h @ N
|
 |
« : 04 Kasım 2006, 02:35:31 » |
|
çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, `yanağımı cama yapıştırıp evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanı haber veren ışıkların yansımasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin' demişti. yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu. babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anılarıda da eklendi. evimizin hemen karþýsýndaki küçük cami. ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim `allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coþku, namaz çýkýþýnda hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet... sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmýþ ekmek kızartmaları demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur. Allah’ı çok sevmiştim. ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm. doðrusu ya ondan pek korkmazdım. ama beni sevmesini isterdim. ilk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düþmüþtüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattýklarý hiç birbirine benzemiyordu. o, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavramayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.biz dede-torun değildik. beni sevmiyordu. kötü bir þey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti. ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateþlerin içine atmak istiyordu. çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatýrlýyorum. bir daha uzun yıllar camiye gitmedim. din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kýzdýðýnda kendisine sığındığım yakınımı benden koparmıştı. sonra büyüdüm. inanmanın huzurundan aklın huzursuzlusuna geçtim. o çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kýlmadým. lise yıllarımda karşımdakinin İnançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diðer çocuklarla kıyaslamaya tartışırdım, onlar tanrý'nýn varlığını kanıtmaya çalışırlardı ben yokluğunu. küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim. başkaldırmanın müthiŞ cazibesine kapılmıştım hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyordu, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu. yirmili yaşlarımda ankara'da bir iþçi kooperatifinde karýmla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir `İnançlı insanlar' grubuyla karşılaşmamıştık. gerçekten çok hoþ insanlardı, yumuşaklar hoşgörülülerdi, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı aralarından bir tanesi eski bir kabadayıdý, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmayıp, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra `İnancı' bulmuştu. beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince `ahmet, kardeşim' diye başlardı lafa, beni `doğru yola' getirmek için uğraşırdı. dini korkuyla deðil sevgiyle anlatýrdý. zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beþ kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalýþýyor, kazandýðým paranýn çoðunu kiraya veriyordum. o sırada hayatımdaki en iyi þey o dindar insanlardý. dindarları sevdim. inançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim. bana çocukluğumu, teravih namazlarýný, sahurları, iftar sofralarýný, huzuru hatıırlatıyorlardı. öfkeli deðillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, İnançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı. onlara saygý göstermeyi öğrendim. kendi inançızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim. zor günlerde bir `inançsıza' bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım. din hakkında düşünmeye baþladým, `din bir afyondur' ezberinden `din nedir' sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatýnda dinin yerini merak ettim. gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösteriþli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm. içinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlýklarý sona eren insanların gelişiminde, yaþama gücü buluþunda, ahlaký yaratýþýnda, vahþetini sýnýrlayýþýnda dinin çok önemli kültürel bir deðer olduðunu fark ettim. dindar olmadım, İnançlı olmadım. hálá da deðilim. hiçbir zaman da olmayacaðým herhalde. ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum. tanrı’yla ilişkim ise anlatýlmasý çok zor çelişkilerle dolu. varlığınaa inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşalanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi `ona' emanet ediyorum. artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlýk yapmýþ küçük bir çocuk gibi ona sýðýnýp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum. din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı `ilişkim' þimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi Yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanlar, onun adına benim gibi `inançsızlara' öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları `onunla' arama sokmuyorum. tanrı’dan bir beklentim yok. ona duyduğum sevginin, eðer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor. günahkar olduðumu da, babasýnýn sevgisine sýðýnan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları islemeye devam edeceğimi de. din adýna dehşet salanlar ne derlerse desinler, baþkalarý için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine İnancım tam, benim tanrım her þeyden önce `baþkalarý için kötülük düşündün mü' diye soracak bir tanrı. baþkalarý için kötülük düşünmezsem, onun varlýðýna inanmasam bile beni affedeceðini sanýyorum. Affetmezse de gücenmeyeceğim. çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarýnýn
huzurunu hiç unutmadım. bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim. o huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar. ben bir daha o huzuru bulamayacağım. ama, `yanağını dışarının sogunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklaının yanmasını bekleyen' çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim." Ahmet ALTAN
|