
Sabri Otağ
İslam inancına göre “Her doğan İslâm fıtratı üzere doğar.” Yaratan, değişik özellikte, güzellikte yarattıklarını, razı olduğu dine yatkın ve meyyal halketmiştir. Her insanın kapasite, beceri, hassasiyet ve duyguları başka başkadır, tıpa tıp aynı değildir. Tıpkı parmak izlerinde olduğu gibi nüans farkları içerir ki, bu da Yaratan’ın gücüne, kudretine işarettir.
İlk emri “Yaratanın adıyla oku” olan dinimiz ilme ve eğitime büyük önem verir. Zira ilim bilmeyi, önce kendini tanımayı, acizliğini keşfetmeyi, sonra da Kadir-i mutlak Cenab-ı Hakkın kudretini, gücünü hissederek O’na kul olma, O yüceler yücesine kul olmakla da her türlü kölelikten kurtulup gerçek hürriyete ve huzura erişme erdemine ulaştırır. Öğretilen, öğrenilen ilmin gayesi bu olmalıdır. Bu gaye ye hizmet etmeyen ilim ve ilim müesseseleri bir düşünürün dediği gibi ya kör ya da topaldır. Eğitim ciddi bir iştir. Tarih boyunca, medeniyet, kültür ve iktisadi kalkınmışlıkta önde olan milletler, eğitimin ciddiyetini kavrayıp pedagojisine vâkıf olan milletlerdir. Kıyamete kadar da bu gerçek değişmeyecek, eğitim ve öğretimi ideolojik saplantılardan kurtararak tabii mecrasında seyrettirebilenler ve din ile bilimin birbirini tamamlayan iki kavram olduğu bilincine erenler önde ve önder olabileceklerdir. Bu hususa, söz sultanı Peygamber Efendimiz şöyle işaret buyuruyorlar. “Kim dünyayı isterse ilme sarılsın, kim ahreti isterse ilme sarılsın, kim hem dünyayı, hem ahreti isterse o da ilme sarılsın.”
Hayırlı işlerde yarışan, bilim, teknoloji ve medeniyet alanlarında çığır açan buluşlar yaparak Avrupa’nın karanlık çağlarını İslam ile aydınlatan Müslümanların torunlarının hali günümüzde içler acısıdır. Şöyle ki; Hep alan el olmaları sebebiyle sömürülen, ezilen, şamar oğlanı gibi hor görülen, öz yurtlarında garip, öz vatanlarında parya durumuna düşürülen Müslümanlar “İki günü müsavi olan ziyandadır.” buyruğuna kulak tıkayıp tembelliği meslek edinenler, okumayı, eğitimi kitap hamalı olmak zannedenler, muhakeme ve mukayese meleke ve becerisi kazanamayanlar, gizli ellerce, eğitim programları, müfredatları yazboz tahtası haline getirilenler, ortak bilincin oluşmasını engelleme adına, yabancı kaynaklardan devşirilerek veya siparişle yazdırılarak gerçekleri ters yüz gösteren tarih kitapları, kendi değerleriyle tanışıp kaynaşmadıklarından başka kültürlerin zebunu, başka milletlerin ve onlara ait mimsiz medeniyetlerin hayranı gençlik. Haya duygusu körelmiş, ahlaki değerleri dejenere olmuş, geçmişiyle irtibatı nerede ise koparmış, rüzgar önünde ki kuru yapraklar misali oradan oraya savrulan topluluk. Daha bunun gibi nice olumsuzluklar dünya Müslümanlarında görüldüğü gibi, ülkemizde de durum bundan farksızdır. Oysa ülkemizde okuma yazma oranı her yıl artmakta, eğitimli insanların sayısı çoğalmaktadır. Hal böyle iken bir taraftan da olumsuzlukların katlanması, olumsuzlukların ana sebebi olan cehaleti ortadan kaldıracak eğitim ve öğretimde istenen mesafenin alınmayışı, bu sahada aksayan, ters giden bazı şeyler olduğu kuşkusunu uyandırmaktadır.
İnsan, madde ve manadan, ruh ve ceset ikilisinden müteşekkil mükerrem bir varlıktır. Hem ruhun, hem de cesedin ihtiyaçları vardır. Tek kanatlı kuşun uçamaması gibi, bu ikiliden birinin ihtiyaçları karşılanmadığında insanın huzuru ve sûkunu temin edilemez. Eğitim ve öğretim alanında da aynı tespit geçerlidir. Ülkemizde, genellikle eğitim ve öğretime bu perspektiften bakılmamaktadır, din ile ilmin ünsiyeti arzulanmamaktadır. Bu şaşı bakış ve özürlü uygulayışta, kendisiyle, Rabbisiyle, toplumuyla ve insanlıkla barışık olmayan, helâl – haram demeden kısa yoldan köşe dönmeyi hedefleyen diplomalı tiplerin oluşumunu sağlanmaktadır. Elbette bu tespit, herkese şâmil olamaz, şüphesiz istisnaları vardır.
Eğitimin temel taşları, olmazsa olmazları olmalıdır. Ülke gerçekleriyle, ülke insanın inanç, kültür ve medeniyeti ve geçmişiyle irtibatlı verilmelidir eğitim.
Her yaş grubu için kişilerin istidat ve kabiliyeti göz önünde bulundurularak uygun ortamlarda ve pedagojik formasyon sahibi öğretmenler tarafından ders verilmesi, çağın eğitim ve öğretim araç ve gereçlerinden azâmi istifade edilmesi, ezbere dayalı olmaktan öte mukayese ve muhakemeyi, düşünmeyi öne çıkaran metotların takibi eğitim için hayati önem arzetmektedir.
Zorunlu eğitimin süresi ne olursa olsun, Avrupa ülkelerinde uygulandığı gibi mutlaka 4 + 4 veya 5+3 şeklinde kesintili olmalıdır. 0-6 yaş ile 14 yaş arası çocukların bir arada eğitim görmeleri pedogojik gerçeklerle bağdaşmamakta, fiziki şartlar bu uygulamaya elvermemektedir. Ayrıca, birçok kavgaya, kargaşaya, ahlaki yozlaşmaya ve tembelliğe zemin hazırlayan karma eğitim uygulaması da gözden geçirilmelidir. Avrupa ülkelerinin bir kısmı karma eğitimin iflas ettiği feryadında bulunmaktadır. İdeolojik yaklaşımların gölgesi eğitim üzerinden kaldırılarak bu yanlış uygulama, daha çok hasar açmadan son bulmalıdır.
Ders konuları, okutulan kitaplar gözden geçirilerek, çağın gerekleri ve bizi biz eden değerlerimiz esas alınarak müfredat yeniden belirlenmelidir.
Öğrencilerin, öz benliklerine kavuşmaları, geçmişlerini tanımaları, kültürel değerlerinden haberdar olmaları sağlanmalıdır ki, diğer kültürlerin esiri olunmasın, kültür emperyalizmin ağına düşülmesin ve aşağılık kompleksine duçar insanlar yetişmesin.
Köklü bir millet olduğumuz, asırlarca dünyaya sulh, huzur ve nizamat verdiğimiz, İslam’ın hoş görüsü ile kimsenin ırkına soyuna bakmadan yüzyıllardır bu ülkede kardeşçe yaşadığımız, İslam potasında eriyerek din kardeşi olduğumuz, din kardeşi değilsek soy kardeşi bulunduğumuz, hepimizin Hz. Âdem (AS)’ın çocukları olduğumuz körpe dimağlara şefkatli öğretmenlerimiz tarafından üflenmelidir. Kültürel zenginliğimizin temel taşları, Mevlana, Yunus Emre Itri, Dede Efendi, Mimar Sinan, Mehmet Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl Kısakürek ve diğerleri ve günümüzün yaşayan şair ve yazarları ve eserleri okullarımızda, yavrularımıza anlatılmalı, eserleri tanıtılmalı, kitap okuma, şiir ve roman, hikâye yazma özendirilmeli, her okulun kütüphanesi ufuk açıcı, fikri yapıyı ve inancı pekiştirici kitaplarla donatılmalıdır.
“Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli”
diye Rabbe yalvaran iman şairi Mehmet Akif’i, çilesini “Çile” kitabında dile getiren, dâvâsını dert edinen; çilesini, derdini seven, “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak, Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” beytindeki feryadı ile hayata kurulmuş tuzaklara karşı bizi uyaran Necip Fazıl’ı. Nağmeleri ile ruh dünyamızı ısıtan, ışıtan, maneviyatı teneffüs ve terennüm ettiren Itri’yi , Kubbelere, İslam’ın hoşgörüsünü, minarelere tevhidi işleyerek taşları konuşturan Mimar Sinan’ı velhasıl geçmişimizin şanlı simaları ve hatıraları okul çağlarında anlatılmalı ve öğretilmelidir.
Geçmişle hâl ve gelecek arasında iletişimi sağlayacak köprü dildir. Dil üzerindeki ideolojik çalışmalar, diğer dillerin etkisinden kurtarıp öztürkçeyi oluşturma çabaları, uydurukça sözcüklerle geçmişle hâl ve gelecek arasında uçurumlar meydana getirilmesi, bir yerde düşmanların topla, tüfekle, bomba ile yapamadıklarını kendi kendimize gönüllü olarak yapmak olur. Bize mâl olmuş, eserlerimizde, şiirlerimizde, roman ve hikâyelerimizde hayat bulmuş deyimlerin, sözcüklerin menşei ne olursa bunlarla oynanması, geçmişle irtibatı zayıflatmanın dışında bir işe yaramaz. Bugün, dedesinin bıraktığı el yazma eserleri, bırakın Osmanlı’yı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yazılan kitapları bile anlamaktan âciz ve uzak diplomalı insanlarımız çoğunlukta. Osmanlı arşivlerinde, Süleymaniye kütüphanesinde araştırma yapan her yüz kişiden doksanı yabancıdır. Süleymaniye kütüphanesindeki eserleri anlamayı bir kenara bırakın okuyabilecek kişi sayısı 70 milyonda kaç kişidir? Şair beytiyle içinde bulunduğumuz acınası halimizi ne güzel tasvir ediyor;
"Meselenin adı oldu sorun, dedesini anlamıyor torun..."
Önder organizesi ile yurtdışına üniversite tahsiline gitmek isteyen lise mezunu gençlerle Önder genel merkezde mülakatlar yapmaktayız. Bu mülakatlarda, liseyi bitiren, üniversiteye başlayacak olan gençlerimizin çoğunun fikri alt yapılarının çok zayıf olduklarını esefle müşahede ettik. Mehmet Âkif’i, Necip Fazıl, Aliya İzzet Begoviç’i, Nurettin Topçu’yu, yakın tarihimizin önemli olaylarını bilmeyen yavrularımızla karşılaştık. Üstelik bunların ekseriyeti mütedeyyin, mutaassıp aile çocukları idi.
Şimdi bazılarının, okullarımızda bunlar öğretilmiyor, yazılı ve görsel medya bu konulara yeteri kadar eğilmiyor diyerek suçlu arama telaşına kapıldıklarını görür gibi oluyorum. Milletçe, suçu başkalarına atma, her ihmalde bir günah keçisi bulmada üzerimize yoktur.
Hani çocukların ilk muallimleri anne-baba idi. Çocuklar evlerde ebeveynlerinin ilgilerine göre şekillenirlerdi. Okul ve çevreden şikâyetçi olma yerine, ben neleri ihmal ettim, oğluma kızıma ne kadar örnek olabildim, ne kadar zaman ayırabildim, onların fikri alt yapılarının sağlam oluşması, inançlarının kavi olması için gerekeni yaptım mı? Sorularını kendimize yöneltmek, kendimizle yüzleşmek durumundayız. Unutmayalım ki, çocuklarımızın okulları, öğretmenleri değişebilir, yavrularımız bu müessese ve kişilerden ideal manada istifade edemeyebilir. Ama ebeveynler, ana-babalar çocuklarının değişmeyen muallimleridirler. Bu görevlerini başkalarına devretme lüksleri de yoktur.