Milliyet yazarı Ece Temelkuran, Beyrut’ta bu fotoğrafı çekti ve şaşkınlığını yazısına yansıttı. Yazar fotoğrafın kendisine neler hissettirdiğini dile getirerek kafa karışıklığını yazdı.

Ece Temelkuran'ın yazısında 'Çocukların insanlığın en korunmasız kurbanları olmalarına dair bir şeyler geçti aklımdan' ifadesini kullanarak Mars'ta namazı kendine göre eleştirdi. 'İnsan Mars’ta namaz kılmak için mi yaşar? İnsan bayrağı gördüğü her tepeye dikmek için mi yaşar?' soruları ile insanların çocuklarına dini eğitim verme hakkını kendi düşüncelerine göre sorgulayan Temelkuran, hayat görüşünü şu ifadelerle anlattı: Bu insan hiç mi bilmez insanın aslında ekmek için ve sevilmek için yaşadığını? Dünyanın bu ikisi etrafında döndüğünü ne zaman öğrenecek bu çocuklar? İnsan olmayı nerede, hangi ülkede, kim öğretecek bu çocuklara?
Ezana gürültü diyerek hakaret eden Temelkuran'ın sözleri bununla da sınırlı kalmadı. Ardından, 'Ezan bu memlekette yeni keşfedildi ya, öyle bir yırtmak boğazı, sanki Tanrı’nın bağırmaya ihtiyacı var gibi.' ağır bir cümle ile eleştirilerine devam eden Tememlkuran, 'Gürültü böyle, birbirinin üzerine bine bine büyüyor ve artık konuşan hiç kimsenin duyulmayacağı, sadece konuşuyor olarak kalmanın hainlikle suçlanacağı bir cehenneme dönüşüyor memleket.' dedi.
İşte Ece Temelkuran'ın konu ile ilgili yazısı:
Mars’ta namaz kılabilirim!Brecht’in ‘Üç Kuruşluk Operası’ndan alınma ‘İnsan ne için yaşar?’ sorusu İstanbul Bienal’inin temel meselesi değil sadece, senin de benim de meselem. Hiç sormasak da, düşürsek de hatta yere, hiç görmesek de gitmesek de yani, o soru bizim sorumuzdur.
Bu memleket, başka sorular için olduğu gibi bu soru için de ikiye bölünüyor ortasından. Çatır çatır. İnsanlar tek tek ikiye bölünüyor ortalarından bu memlekette bu soru yüzünden.
Bayrak ve minare arasına sıkıştırılmış bir tuhaf çıkmazda birbirinin gürültüsünü bastırmaya çalışıyor kalabalıklar. Onuncu Yıl Marşı’nı bağıra çağıra söylüyor mikrofonlar. Ezanlar megafonlardan bir sağır ülkeye seslenir gibi bağıra çağıra kanonluyor şehirleri. Duyulmamak telaşı ne ölümcül şey...
Her tepesine istinasız bayrak dikilmiş bir ülke burası. Yeni işgal edildi ya topraklar, öyle bir hınç, öyle bir hırs. Ezan bu memlekette yeni keşfedildi ya, öyle bir yırtmak boğazı, sanki Tanrı’nın bağırmaya ihtiyacı var gibi. Gürültü böyle, birbirinin üzerine bine bine büyüyor ve artık konuşan hiç kimsenin duyulmayacağı, sadece konuşuyor olarak kalmanın hainlikle suçlanacağı bir cehenneme dönüşüyor memleket.
Bu soysuzlaştıran gürültünün en kırılgan kurbanı çocuklar. İnsanlık tarihi çocukları öğüterek işleyen bir makine nasılsa. Her iki cephe de çocuklara kendini ezberletiyor. Bir tür hayatta kalma hıncıyla üstelik, çocuk beyinlerine abanıyor ezberler. Bir tarafta vatanın ölümle ilgili olduğunu ezberliyor çocuklar, öteki tarafta Allah’ın korkuyla ilgili olduğunu. Çocuklar ne çok korkuyorlar bu ülkede ve iki cephede de ne çok ölümden söz ediliyor.

Çocuklar ne için yaşıyor? O zaman bu ülkede çocuklar ne için yaşıyor?
Beyrut’ta bir kitapçıda bu fotoğrafı çektim. Hiçbir Kemalist ima yoktur bu yazıda da bu fotoğrafın yayımlanmasında da, ona göre! Sadece çocukların insanlığın en korunmasız kurbanları olmalarına dair bir şeyler geçti aklımdan. Dinin ve milliyetçiliğin çocukları nasıl birer boş levha gibi kullandığı geçti aklımdan. Bu iki ‘bilginin’ ayrıcalığı da bu değil mi zaten? Çocuk beyinlerine en erken yaşta girme ayrıcalığına sahip oldukları için, insanın içine, sanki doğuştan getirdikleri bir bilgiymiş gibi yerleşme ayrıcalığına da sahipler. İnsanın bayrak için, ezan için yaşadığını düşünmesini sağlama ayrıcalığı bu.
İnsan Mars’ta namaz kılmak için mi yaşar? İnsan bayrağı gördüğü her tepeye dikmek için mi yaşar?
Bu insan hiç mi bilmez insanın aslında ekmek için ve sevilmek için yaşadığını? Dünyanın bu ikisi etrafında döndüğünü ne zaman öğrenecek bu çocuklar? İnsan olmayı nerede, hangi ülkede, kim öğretecek bu çocuklara?